|
|
fenerbahçe3281 üyesi var. üyelik serbest. |
Hiç düşündünüz mü
neden bütün sevdiklerimiz başka bedenlerdedir?
Bir kediyi,bir kuşu,bir çiçeği,bir sevgiliyi sevdiğimiz anlar muhakkak olmuştur hayatımızda.
Kelimelere dökemeyeceğimiz garip bir duygu kaplar içimizi bir şeylerden hoşlandığımızda.
Yavru bir kedi görsek alıp götürmek,kuş görsek kafeste beslemek,çiçek görsek koparmak,sevgili görsek bize bağlanmasını isteriz.
Ve o sırada, yaşadığımız bütün kavgaları,bürünmek zorunda kaldığımız yapmacık karakterlerimizi unutup,masum bir hal alır ruhumuz..En çok biz seviyoruzdur! bizden daha başka masum biri yoktur o an.Sevdiğimiz şey her neyse,bunu hissetmese de,beden,ruh dilimizi kullanıp masumiyetimizi göstermek isteriz...
Sevgi sandığımız şey,dışa vuramadığımız potansiyel bir katil midir bunu hep merak etmişimdir.
Uzaktan sevmeyi hiçbirimiz sevmeyiz,çünkü birileri yakından sevecek diye korkarız!
Yakından sevmeye kalkıştığımızda ise,karşımızdakine veririz en büyük acıyı.
Kediyi eve,kuşu kafese,çiçeği vazoya,sevgiliyi yüreğimize hapsettiğimiz zaman bizden mutlusu yoktur!
Karşı tarafın mutluluğunu kendi mutluluğumuz kadar düşünmeyiz,yada düşünmek istemeyiz.İçimizde kendimizi zorla sevdirme ve sahiplenme duygusu olduğu sürece de bunu hiç bir zaman başaramayacağız...Dünyanın bütün mutlu anlarını kendimiz için kurulmuş sanıp,sahip olamadığımız sevgiler karşımıza çıkınca,yada bizden gidince,mutsuzluğa kapılırız ve sonra her zaman ki gibi, 'yanlış nerede acaba ' diyerek düşünüyormuş taklidi yaparız..
Bir bedende iki ruh olmadığını bildiğimiz halde,kendi bedenimizin içine,ruhumuzun yanına hapsetmek isteriz sevdiklerimizi...Acaba bunun nedeni,bizim ruhumuzu da birilerinin hapsetmesi midir! ...Biz sevdiğimizi kendi içimize çekmeye çalışırken,bizim sevmediğimiz,ama bize aşık olan birileri,farkında olmadan ruhlarımızı alıp götürüyor diye düşünüyorum.Ve bu sayede bedenlerimiz ruhsuz kalıyor…
Bizde,bize en yakın olan kişiyi seçip,onun ruhunu sahiplenmeye çalışıyoruz...
Aşk dedikleri şey,içimizde başkasına ait bir ruhu taşımamız mıdır acaba! ...
Yeni doğan her insanın bedenine bir ruh verilir.Bize verdikleri ruh,belki de bize ait değil...Aslında aşk ararken kendi ruhumuzu arıyoruz başka bedenlerde Milyarlarca insandan herhangi birinin bedeninin içerisine bırakılmış ve ' hadi bul 'denmiş ruhumuzu aramak belki de bizim görevimiz...Yanıldıkça tekrar denemek,ayrılmak,yeni bir sevgili bulmak...
Aşık olduğumuz kişi,başkasına aşık olduğunda kahroluyoruz.çünkü bizim ruhumuzu kullanarak seviyor bir başkasını.Kim bilir,belki de farkında olmadan verdiğimiz kıskançlık tepkileri bu yüzdendir…
Kısacası,başkalarının ruhlarını taşımaya devam ettiğimiz,kendi ruhumuzu aradığımız sürece,aşık olmak ve kıskanmak,hayatımızın vazgeçilmezi,çözemediğimiz en zor problemimiz olarak kalacak...
Seneler seneler önce kaf dağının ardında küçücük bir ülke varmış.Bu minicik ülkenin gururlu ama kibrli olmayan bilgin bir kralı varmış.Hep beraber alacakaranlık kuşağındaki minik ülkelerinde mutluluk içinde yaşayıp giderlermiş.
Birgün kralın kahinleri gaiplerden bir haber getirmişler:
- Kral hazretleri yarın öğleden sonra bir yagmur yağacak,sakın bu yağmurda ıslanmayın !..Çünkü;bu yağmurda ıslananlar delirecek....çıldıracak..demişler.Kral teşekkürler ve hediyelerle uğurlamış kahinleri.Bir anlamda verememiş bu işe doğrusu..?
Ertesi gün kapkara bir bulut çöreklenmiş,dağlarında nilüfer çicekleri açan bu güzel ülkenin üzerine..BEKLENEN yağmur yağmaya başlamış fütursuzca hiç bir şeyden habersiz insanların üstüne....Ve kehanet gerçekleşmiş,insanlar birer birer delirmeye başlamış..garip tuhaf hareketler yaparak kralın etrafında dolaşıp duruyorlarmış kral olduguna bile aldırmadan..Ülke dışarıdan bakıldığında büyük bir tımarhaneyi andırıyormuş adeta..
İlk zamanlar kral halinden memnunmuş,bu kadar anormal insanın içinde akıllı kalmak gizliden gizliye zevk bile veriyormuş aslında..Fakat günler geçtikçe hayat çekilmez bir hal almaya başlamış,etrafında konuşacağı,dertleşecegi,kendisini anlayan bir kişi bile bulamamak derinden yaralıyormuş kralı,kısa süre içinde sararmış solmuş,ızdırabından yataklara düşmüş......Ve acı da olsa kararını vermiş,kahinleri yeniden çagırmış saraya,bitkin bir halde dudakları titreye titreye bu yağmur demiş...bu yağmur ...bir daha ne zaman yağacak..BENDE ISLANACAĞIM....
Kral pes etmiş ama siz pes etmeyin,çünkü;akıllı olan,normal olan sizsiniz,etrafınızdaki insanların anormal olması ve çoğunlukta olması,sizin gibi düşünüp hissetmemesi ümitsizliğe sürüklemesin,direnin..savaşın..kendi doğrularınızı yaşayın,başkalarının doğrularını değil...
Bir çift gözüm var
Baktığını görmeyenlere
Karıncaları dinlemek isteyenler
Kulaklarımı alsınlar
Uykusunda gezenlere
Ayaklarımı vereyim
Ellerim karanlıkları silenlerin olsun
Kalbimide taşıyabilenlere
bağışlıyorum..........
Bir gün içimden gittin, anladım. Nereye gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin, hangi havayı soluduğun, hangi şehrin, hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait, seninle gitmişti.
Renklerim, ruhumdaki yaz, güneşim gitmişti.
“Bana kalan,
Beni kalansız bölen bu şehir.
Ah! bu şehir, yalan şehir”
demek isterdim; ama yalan olan sendin. Benim yarattığım, inanmak için yıllarımı harcadığım kocaman bir yalandın sen. Gerçek olduğunu gördüm. Sen gittin...
Aslında içimden giden sevgili değildi. Ben sadece, yalanıma inanmıştım. O, gerçekti... Aşk bitmişti. Düşünüyorum da acaba aşk, ruhumuzun derinliklerinde yaratılan koca bir yalan mı? Şiirde, müzikte ya da sözde, nerede aşk varsa orada bir de yalan yok mu? Aşk ve yalan, güzel ile çirkin, iyi ile kötü gibi birbirini besleyen, değiştiren ve dönüştüren; biri olmadan diğeri varolamayan ya da anlamsız kalan evrimin temel dinamiklerinden ikisi olabilir mi? Ya da aşk, yalana sesdeş mi? “Seni seviyorum” derken, aslında içimizde yarattığımız en güzel yalana övgüler mi düzüyor, kendimize olan hayranlığımızı mı dile getiriyoruz?
“Bir gün içimden gittin, anladım.”
Aşk, uydurduğumuz en güzel yalan! Ve aşk, yalan varsa aşktı.
İnsanın doğasında var. Doğrular ne kadar da az cezbeder bizi. Yasaklı ya da yanlış ne varsa, yaptıklarımız hanesine yazmak isteriz. Durduralamaz bir dürtüdür bu. Yalanı bazen istem dışı kullanırız. Söyleyen biz değilizdir ama, söyleten ta kendimizdir.
İçimizdeki yasaklı kimliktir O:
Mülkiyet duygusu ve egosu olağanüstü gelişmiş; ihtiraslı, doyumsuz ve aşka her zaman hazır. Pembedir, mavidir ve daha çok kırmızı. Cıvıl cıvıldır, yerinde duramaz. Yaz gibidir: Islak ve sıcak. Zaafları vardır, yasak ve güzel olan herşeye. O cennetteki en güzel meyveyi tadan, ilk ihaneti gerçekleştirendir. Kısacası O, yaşayan tarafımızdır. En güzel anılarımız, en heyecanlı anlarımızdır...
Bir gün içimden gittin, anladım. Nereye ve neden gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin, hangi havayı soluduğun, hangi şehrin, hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait, seninle gitmişti.
Renklerim, ruhumdaki yaz, güneşim gitmişti.
belki bir gece belki bir sabah belkide uçsuz bucaksız denizlerdeki eşsiz sevgilerde olduğu gibi bitmeyen tükenmeyen aşklar ama mtluğun hüzne döndüğü bir dünyada yinede mutlu olabilmeyi başaran bir yürek hayat her ne olursa olsun yaşamaya değer boş bile olsa .........!